
Ekrem BULUT / Sosyolog- Yazar
eb-ekrem@hotmail.com
ÖZGÜRLÜĞÜN ÜÇ GÖRÜNMEZ ZİNCİRİ: Sevilmek, Beğenilmek ve Takdir Edilmek
06/11/2026 İnsan bazen bir başkasının eline zincirlenerek değil, onun sevgisini kazanmak uğruna kendi benliğinden vazgeçerek köleleşir. İnsan özgür olduğunu sanıyor. Kendi kararlarını verdiğini, kendi hayatını yaşadığını, kendi doğrularının peşinden gittiğini düşünüyor. Peki gerçekten öyle mi? Kaçımız başkalarının ne düşüneceğini hesaba katmadan konuşabiliyor? Kaçımız sevilmeme ihtimalini göze alarak hayır diyebiliyor? Kaçımız alkışlanmayacağını bile bile kendi doğrularının arkasında durabiliyor? Asıl mesele tam da burada başlıyor. İnsan çoğu zaman özgürlüğünü bir başkasına teslim ettiğinin farkında bile değil. Üstelik bunu zorla yapmıyor. Kendi isteğiyle yapıyor. Sevilmek, beğenilmek ve takdir edilmek uğruna... Osho'nun insanı köleleştiren üç arzu olarak işaret ettiği bu istekler, üzerinde ciddi biçimde düşünülmesi gereken bir gerçeği ortaya koyuyor: İnsan, kendi değerini başkalarının gözünde aramaya başladığında kendi benliğinden uzaklaşıyor. Elbette sevilmek istemek insani bir ihtiyaçtır. Beğenilmek hoşumuza gider. Emeğimizin takdir edilmesini isteriz. Bunlarda yanlış bir şey yok. İnsan sosyal bir varlıktır. Ait olmak, kabul görmek ve sevilmek ister. Ancak bir şeyin arzulanmasıyla ona bağımlı hâle gelmek aynı şey değildir. Sorun, sevilmek istemekte değil; sevilmek uğruna kendinden vazgeçmektedir. Beğenilmekte değil; beğenilmek uğruna kişiliğini değiştirmektedir. Takdir edilmekte değil; takdir edilmediğinde kendisini değersiz hissetmektedir. Ve daha da tehlikelisi, bu üç arzu uğruna doğrularından vazgeçmesidir. Çünkü insan bazen sevilmek için susar, beğenilmek için gerçeği çarpıtır, takdir edilmek için haksızlık karşısında gözlerini kapatır. Birilerinin gönlünü hoş tutmak uğruna vicdanını susturur. İlişkilerini kaybetmemek için adaletten uzaklaşır. Kabul görmek için yanlışın karşısında değil, yanında durur. İşte görünmez zincirler tam da burada takılır insanın boynuna. Bir düşünün... Kaç insan sırf terk edilmemek için istemediği bir hayatı yaşıyor? Kaçı karşısındakini kaybetmemek için kendi düşüncelerini yutuyor? Kaçı huzur bozulmasın diye haksızlığa susuyor? Kaçı çevresinden dışlanmamak için bildiği gerçeği dile getirmiyor? Sonra da bütün bunlara fedakârlık, hoşgörü, uyum ve olgunluk adını veriyor. Oysa her fedakârlık erdem değildir. Bazen insanın kendisine yaptığı en büyük haksızlıktır. İnsan bazen birilerini kaybetmemek için kendisini kaybeder. Üstelik haksızlık karşısında susmak her zaman tarafsızlık değildir. Bazen sessizlik, yanlışın en büyük destekçisidir. İnsan kendi çıkarı, ilişkileri veya itibarı zarar görmesin diye gerçeği görmezden geldiğinde yalnızca kendisine yabancılaşmaz; adalet duygusunu da aşındırır. Sevgi, insanın kendisini yok etmesini gerektirmez. Bir ilişkinin devam etmesi için sürekli kendinden vazgeçiyorsan orada sevgiden çok kaybetme korkusu vardır. Bir topluluğun içinde kabul görmek için haksızlığa göz yumuyorsan orada aidiyetten çok onay bağımlılığı vardır. Daha acısı, insan zamanla başkalarının görmek istediği kişiye dönüşür. Kendi düşüncelerini değil, karşısındakinin hoşuna gidecek sözleri söyler. Kendi isteklerini değil, kabul görecek tercihleri yapar. Bir süre sonra aynaya baktığında kendisini değil, yıllardır başkalarını memnun etmek için inşa ettiği karakteri görür. Herkesi memnun etmeye çalışan insan, sonunda kendisine ihanet eder. Peki buna yaşamak mı denir, yoksa başkalarının beklentilerine göre rol yapmak mı? Beğenilme arzusu ise bu esaretin daha görünür biçimidir. Özellikle günümüz insanı için... Artık yalnızca yaşamak yetmiyor. Yaşadığını göstermek gerekiyor. Mutlu olmak yetmiyor, mutlu görünmek gerekiyor. Başarılı olmak yetmiyor, başarının başkaları tarafından fark edilmesi gerekiyor. Bir manzaraya bakmak bile bazen o manzarayı fotoğraflayıp kaç beğeni alacağını hesaplamaktan daha önemsiz hâle geliyor. Sosyal medya bize bir hayat sundu. Ama aynı zamanda hayatımızı seyirlik bir gösteriye dönüştürdü. Herkes kendisini sunuyor. Herkes bir imaj inşa ediyor. Herkes beğenilmek için biraz daha uğraşıyor. Peki bütün bu gösterinin içinde gerçekten kendisi olan kaç kişi var? Erving Goffman'ın benlik sunumu yaklaşımı, insanın toplumsal yaşamda kendisini farklı roller üzerinden ortaya koyduğunu anlatır. Fakat bugün bu rollerin sınırları giderek genişliyor. İnsan yalnızca toplum içinde değil, neredeyse her an bir seyirci kitlesinin karşısında yaşıyor. Sartre'ın başkasının bakışı üzerine düşünceleri de bu noktada anlam kazanıyor. İnsan, başkasının gözünde nasıl göründüğüne fazlasıyla odaklandığında kendisini özgür bir özne olarak değil, başkalarının değerlendirdiği bir nesne olarak deneyimlemeye başlıyor. Ne büyük çelişki! Kendi hayatımızın sahibi olmak istiyoruz ama başkalarının gözünde nasıl göründüğümüzü düşünmeden bir adım atamıyoruz. Özgürlükten söz ediyoruz ama beğenilmemek ihtimali bizi esir alıyor. Başkalarının gözünde büyümeye çalışırken kendi içimizde küçülüyoruz. Bir de takdir edilme meselesi var. Belki de en sessiz, en derin bağımlılıklardan biri... İnsan çalışıyor, üretiyor, çabalıyor. Başarıyor. Ama bütün bunların arkasında bazen tek bir beklenti yatıyor: Fark edilmek. Birilerinin çıkıp "Aferin, ne kadar başarılısın" demesi. Takdir edilmediğinde bütün emeği anlamsızlaşıyor. Görülmediğinde kendisini yok sayılmış hissediyor. Başarısı alkışlanmadığında kendi başarısından bile şüphe ediyor. Fakat takdir edilme arzusu daha tehlikeli bir noktaya da ulaşabiliyor. İnsan bazen yükselmek, kabul görmek veya güçlülerin gözüne girmek için doğru bildiğinden uzaklaşabiliyor. Haksızlığı yapanın kim olduğuna bakıyor. Haklı olanın kim olduğuna değil, kendisine ne kazandıracağına odaklanıyor. Yanlış, yapan kişi güçlü olduğu için görmezden geliniyor. Haksızlık, çıkar ilişkileri zarar görmesin diye örtbas ediliyor. Gerçek, alkışlanmayacağı için söylenmiyor. Böylece ahlak, kişisel çıkarlara göre şekillenen bir tercihe dönüşüyor. Güçlünün karşısında eğilen baş, zayıfın karşısında yükseliyorsa orada erdemden değil, çıkardan söz etmek gerekir. Oysa insanın karakteri, yalnızca güçlülerin karşısında nasıl davrandığıyla değil, onların karşısında ne kadar susabildiğiyle de ölçülür. Bir insanın gerçek duruşu, herkesin aynı fikirde olduğu zamanlarda değil, bedel ödemeyi göze alarak doğruyu savunması gerektiğinde ortaya çıkar. Hakikat, alkışlandığında değil, bedel gerektirdiğinde savunuluyorsa değerlidir. Çünkü doğruyu söylemenin kimseye zarar vermediği zamanlarda dürüst olmak kolaydır. Asıl mesele, doğruyu söylediğinde bir şey kaybedeceğini bildiğin hâlde susmamaktır. İnsan bazen ahlakını değil, konumunu korumak için susar. Sonra da bu suskunluğa akıl ve olgunluk adını verir. Psikolojide öz değer ve dışsal onay arasındaki ilişki tam da bu noktada önem kazanıyor. Edward Deci ve Richard Ryan'ın öz belirleme kuramı, insanın psikolojik iyi oluşunda özerkliğin, yeterliliğin ve ilişkili olma ihtiyacının önemini vurguluyor. Başka bir ifadeyle insan hem başkalarıyla bağ kurmak hem de kendi iradesinin sahibi olmak istiyor. Ancak biz çoğu zaman bu dengeyi kaybediyoruz. Kendi değerimizi başkalarının değerlendirmesine teslim ediyoruz. Takdir edilmek için çalışıyoruz. Beğenilmek için değişiyoruz. Sevilmek için susuyoruz. Kabul görmek için bazen haksızlığın üzerini örtüyoruz. Sonra bütün bunları kişilik, olgunluk, uyum ve fedakârlık olarak adlandırıyoruz. Belki de kendimize sormamız gereken en rahatsız edici soru şu: Gerçekten istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz, yoksa başkalarının bizi takdir edeceği bir hayatı mı? Daha önemlisi: Doğru bildiğimiz şeyleri mi savunuyoruz, yoksa bize alkış getirecek doğruları mı seçiyoruz? Bu soruların cevabı pek çok insanı huzursuz edecektir. Çünkü insanın kendisiyle yüzleşmesi kolay değildir. Hele yıllardır doğru bildiği davranışların arkasında onaylanma ihtiyacı olduğunu fark etmesi... Carl Rogers'ın insan merkezli yaklaşımında öne çıkan koşulsuz kabul düşüncesi burada önemli bir kapı aralıyor. İnsan, kendisini yalnızca başarılı olduğunda, beğenildiğinde veya başkalarının beklentilerini karşıladığında değerli görmemelidir. Kendisiyle bütünlüklü bir ilişki kurabilmelidir. Kusurlarıyla, çelişkileriyle, eksiklikleriyle... Çünkü kendini kabul etmek, mükemmel olduğunu düşünmek değildir. Başkalarının onayına ihtiyaç duymadan kendinle yüzleşebilmektir. Peki özgürlük nedir? Herkesi karşına almak mı? Kimseyi umursamamak mı? Her söylenene karşı çıkmak mı? Hayır! Özgürlük, başkalarının düşüncelerini dinleyip yine de kendi kararını verebilmektir. Sevilmemeyi göze alabilmektir. Yanlış anlaşılma ihtimalinden korkmamaktır. Herkesin alkışlamadığı bir tercihin arkasında durabilmektir. Ve gerektiğinde haksızlığa karşı çıkabilmektir. Bunu yaparken kimin kırılacağını, kimin darılacağını, kimin sevgisini kaybedeceğini hesaplamamaktır. Çünkü vicdan, başkalarının onayına göre ayarlanabilecek bir mekanizma değildir. Herkesin gönlünü kazanmak uğruna vicdanını kaybeden insan, aslında en büyük yenilgisini kendisine karşı almıştır. Bazen hayır diyebilmektir. Bazen susmamaktır. Bazen de herkesin gittiği yöne gitmemektir. Herkes tarafından sevilmek mümkün değildir. Herkesin beğenisini kazanmak imkânsızdır. Herkesin takdirini toplamak ise insanın kendisine kurduğu en büyük tuzaklardan biridir. İnsan ne yaparsa yapsın birilerinin beklentisini karşılayamayacaktır. Birilerinin gözünde yanlış, birilerinin düşüncesinde yetersiz, birilerinin hayatında önemsiz olacaktır. Öyleyse neden ömrümüzü herkese kendimizi beğendirmeye çalışarak tüketiyoruz? Neden başkalarının zihnindeki imajımızı korumak için kendi içimizdeki hakikati susturuyoruz? Neden başkalarının alkışını, kendi vicdanımızın sesinden daha değerli görüyoruz? Belki de artık şu gerçeği kabul etmeliyiz: İnsan, başkalarının sevgisini kazanmak uğruna kendisini kaybettiğinde aslında hiçbir şey kazanmamıştır. Üstelik bu kayıp yalnızca kişisel değildir. Doğruya susan, haksızlığa göz yuman, gerçeği çıkarına göre eğip büken insanlardan oluşan bir toplumda adalet de giderek sessizleşir. Bir toplumun çöküşü yalnızca kötülük yapanların çoğalmasıyla başlamaz. İyilerin, sevilmeme ve dışlanma korkusuyla susmasıyla da başlar. Çünkü kötülük yalnızca kötülük yapanların cesaretiyle büyümez; iyilerin sessizliğiyle de güç kazanır. Haksızlık karşısında susan her insan, belki de farkında olmadan adaletsizliğin ömrünü biraz daha uzatır. Osho'nun işaret ettiği üç arzu üzerine düşünürken belki de en önemli mesele budur: Başkalarının hayatımızdaki yerini değil, kendi hayatımız üzerindeki egemenliğimizi yeniden kazanmak. Çünkü insanın en büyük esareti, bir başkasının onu yönetmesi değildir. Kendi değerini bir başkasının eline teslim etmesi, hatta bu uğurda vicdanından vazgeçmesidir. Ve insanın en büyük kaybı, sevilmemek, beğenilmemek ya da takdir edilmemek değildir. Bunları elde etmek uğruna kendisi olmaktan ve doğru bildiğini savunmaktan vazgeçmesidir. Unutmayalım; başkalarının gözünde değerli olmak için kendi vicdanımızda değersizleşiyorsak, kazandığımız hiçbir alkışın anlamı yoktur. Başkalarının alkışlarıyla yükselen bir benlik, alkışlar kesildiğinde kendi sessizliğiyle baş başa kalır. Belki de gerçek özgürlük, herkesin bizi sevdiği bir dünyada yaşamak değil; herkes bizi sevmese de kendimizden vazgeçmediğimiz, herkes alkışlamasa da doğru bildiğimizden dönmediğimiz bir hayat kurabilmektir. Çünkü insan, başkalarının alkışlarıyla değil, kendi vicdanına ve benliğine sadık kalabildiği ölçüde özgürdür. Bir insan herkese yaranmak için hakikatten vazgeçiyorsa, sonunda ne herkesi kazanır ne de kendisini kurtarabilir |
|
|
Yorumlar |
| Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |
Yazarın diğer yazıları |
| Görünmez Prangalar - 28/10/2026 |
| İnsana tembellik dinlenme, düşüncesizlik huzur, sürekli eğlence mutluluk, sınırsız tüketim özgürlük olarak sunuluyor. Zihinsel çaba giderek bir yük, okumak bir zahmet, sorgulamak ise huzuru bozan bir uğraş gibi algılanıyor. |
| GÖÇTEN KONFORA, KİMLİKTEN SESSİZLİĞE: Modern İnsanın Konfor Alanı Tuzağı - 29/08/2026 |
| Meksikalı bir aile için Amerika'da, Hintli bir aile için İngiltere'de, Kuzey Afrikalı bir aile için Fransa'da, Suriyeli bir aile için Almanya'da veya Afrikalı bir aile için Avrupa'nın başka bir ülkesinde benzer süreçler yaşanabilir. |
| BİLGELİK MASKESİ ALTINDA CEHALET - 25/07/2026 |
| Bugün “uzman” sıfatı, çoğu zaman emeğin, disiplinin ve uzun yıllara yayılan düşünsel birikimin sonucu olmaktan çıkmış durumda. Sosyal medya platformlarında birkaç teknik terim kullanabilen, birkaç popüler kavramı art arda sıralayabilen... |
| ALKIŞIN ESİRİ OLMAK: Onay Bağımlılığı, Kırılgan Benlik ve Güç Yanılsaması - 25/07/2026 |
| Sosyal psikolojide bu durum, dışsal doğrulama (external validation) arayışı olarak açıklanır. Kişinin benlik değeri kendi iç değerlendirmesine değil, çevresinden aldığı onaya bağlıdır. Böyle bir benlik yapısı oldukça kırılgandır. |
| Kontrolün Bedeli: Aynadaki Sessiz Savaş - 10/04/2026 |
| Oysa yemek, insanın dünyayla kurduğu en eski bağlardan biridir. Bir lokma, toprağın, emeğin, kültürün, hafızanın birleşimidir. Ama bugün o bağ kopma noktasına gelir. |
| Kapıların Açıldığı Günler: Bayram, Merhamet ve Toplumsal Vicdan - 21/03/2026 |
| Gösterişin samimiyetin önüne geçtiği, paylaşımın yerini tüketimin aldığı bir dünyada, bayramın ruhunun da bu dönüşümden etkilenmemesi düşünülemezdi. Bayram sofraları büyüdükçe sofradaki sessizlik de büyümüştür. |
| Tat, Ritüel ve Kimlik (Antropolji ışığında yemek kültürü) - 23/01/2026 |
| Antropolojik perspektiften bakıldığında yemek, insan yaşamının merkezinde yer alan çok katmanlı bir olgudur. |
| Kars'ın eveliği Karadenizin lahanası dinleyene çok şey anlatır - 10/01/2026 |
| Kars sofralarının bir diğer baş tacı olan kuymağ ise çoğu zaman Karadeniz’e mal edilse de, bölgede bambaşka bir kimlikle karşımıza çıkar. Kars kuymağı gösterişi sevmez; uzayıp masaya şov yapmaz, sessizdir ama ciddidir. |
| Bir kazın kanadında: KARS, Bir şevketi bostanın kökünde:MANİSA - 30/12/2025 |
| Bu yüzden ne Kars’ın kazına ne Manisa’nın şefketi bostanına dışarıdan bakıyorum. Her ikisi de benim için yalnızca bir yemek değil; göçün, yoksulluğun, tutunmanın ve yeniden kök salmanın aile belleğindeki karşılığıdır. |
Devamı |